yukselce.com

Yüksel Erdoğru ‘nun blog’u

NE GÜZELDİR

  • dört gözle beklediğin bir haberin gelmesi
  • ağrının dinmesi
  • yılar sonra bir gün bir yerde, çocukluğunuzda annenizin sizin için yaptığı kurabiyelere rastlamak
  • yağmurdan sonra açan güneş
  • buz gibi sokaktan sıcak eve girmek
  • yorgunluktan bitmişken yatağa uzanmak
  • tuttuğunuz takımın ezeli rakibini yenmesi
  • kızgın kumlarda uzun uzun yattıktan sonra, bedeni denizin serinliğine bırakmak
  • sabahları kızarmış ekmek kokusuyla uyanmak
  • bir doktor muayenehanesinin kapısında, şüpheleri dağıtmış olarak sevinçle çıkmak
  • yaz sıcaklığında, bir öğle uykusunun mahmurluğunu, buz gibi bir dilim karpuzla atmak
  • bir bahçenin önünden geçerken duyduğunuz hanımeli kokusu
  • sabah uyanıp o günün tatil olduğunu hatırlamak
  • “artık bitti” derken sizi arayıvermesi
  • yaşlı ana babanızın, hala çaldığınız kapının arkasında, ya da hattın öbür ucunda olması
  • fırından yeni çıkmış ekmeğin köşesi
  • bir köşede birbirine sarılmış uyuyan kedi yavruları
  • evinizden, pişmekte olan etli biber dolması kokusunun yayılması
  • soğuktan titrerken elinize tutuşturulan bir bardak çay
  • meteliksiz bir gününüzde, çoktandır giymediğiniz çeketinizin cebinden para çıkması
  • onunla ilk kez yalnız kalmak
  • uzun sıcak bir yürüyüşten sonra karşınıza çıkan bir çınar altı
  • sabahtan beri ayağınızı vuran ayakkabıları çıkardığınız an
  • sudan bir sebeple küstüğünüz arkadaşınızla barışmanız
  • yıkanmış, ütülenmiş, mis gibi kokan yatak takımlarının koynunda uyumak
  • bir duvarın üstüne oturup ayaklarınızı sallamak, tan ışıklarının gölü uyandırmasını beklemek
  • en sevdiğiniz yemeğin ilk lokmasını ağzınıza aldığınız an

VE EN ÖNEMLİSİ

  • nefes almak,
  • konuşmak,
  • duymak,
  • yürümek,
  • görmek,
  • anlamak…

n e g ü z e l d i r

Ve ne güzldir:
arkadaşlarınızdan
sevdiklerinizden
alacağınız sımsıcak bir
m e r h a b a…

AKLIM KARIŞIK

bunların tasarımcısı kim? tuvale çizerken 7 rengin yüzlerce tonunu kullanan, her birine farklı binlerce özellik verip doğaya salan kim? ben hala 5 duyum ile emeklemeye çalışırken, hayvansal içgüdü dediğimiz özellik, onları benden daha rasyonel hareket ettirebiliyorsa, benim hayvanlardan daha akıllıyım diye böbürlenmem komik değil mi? insanlar, bedenlerinin siyah ve beyaz renk tonlarının arasına sıkışıp kalmış olmalarının tekdüzeliğinden sıkıldıkları için mi taş devrinden beri rengarenk boyanırlar ve giyinirler? karışık aklım yine, karışık.. karmakarışık!!! tanrısız Yüksel tanrısını arıyor.!!!

BİR ADAM

Korku dağlarının yürekçisi,
Ölüm denizlerinin kürekçisi;
Öyle suskun oturuyor şişesinin basında,
İçtiğinin hem hırsızı, hem bekçisi,

Onu kırmış olmalı yaşamında birisi.
Dinledikçe susması, düşündükçe susması..
Tek başına iki kişi olmuş kendisiyle gölgesi,
Heykelini yontuyor yalnızlığın ustası.

Özdemir Asaf

C.G. Jung’dan..

Dusmanimi sevdigimde…

Bunlar guzel erdemler,

Fakat ya dilencilerin en fakirinin,
Suclularin en gaddarinin da, kendi icimde oldugunu
fark edersem?

Ya sefkatime en muhtac kisinin,
sevilmeye en muhtac düşmanımın, kendim olduğunu fark
edersem?

O zaman ne olacak?

C.G.Jung

DOĞUM GÜNÜ PAYLAŞIMI

Sevgili Dostlarım, hoş geldiniz..

doğum günümde yanımda olduğunuz için hepinize çok teşekkür ediyorum.. şimdi sizlere kısa bir öğretmen-öğrenci hikayesi anlatmak istiyorum..

öğretmen sınıfa girer, çocukları selamladıktan sonra, ” kağıt -kalem çıkarın ve dünyanın 7 harikasını kendinize göre sıralayın” der.. öğrenciler Keops pramidi, Babil’in asma bahçeleri. İskenderiye Feneri,Çin seddi gibi dünyanın harikalarını sıralamaya başlarlar..

öğretmen kağıtları toplarken arka sıralarda oturan bir kızın, hala düşündüğünü görünce, listelemede bir sorun yaşayıp yaşamadığını sorar. öğrenci, öyle çok şey var ki, bir türlü karar veremiyorum der.. bunun üzerine öğretmen, “peki, sen listeni oku, belki biz sana yardımcı olabiliriz ” deyince, öğrenci “bence dünyada harika olan şeyler: 1. Görmek, 2. Duymak, 3. Koklamak, 4. Tatmak, 5. Dokunmak, 6. Hissetmek, 7. Gülmek, 8. Sevmek der.

önce sınıfta, sinek uçsa kanadının sedi duyucalak bir sessizlik olur.. sonra öğretmen dahil tüm sınıf ayağa kalkarak öğrenciyi alkışlarlar..

Gerçekten de, dostlarım, hayatta en değerli şeyler satın alamadıklarımız sanırım..

ben, 50 yaşıma girdiğim gün, bir sonraki yıla kadar hayatımda uymaya ve uygulamaya çalışacağım şeylerin listesini yapmıştım.. ondan sonraki doğum günümde de, bu listeyi okuyup kendi kendime söz vermeyi alışkanlık haline getirmiştim..

işte bu sabah da erkenden kalktım.. içinde bir listeden başka hiç bir şey olmayan müchver kutumu açtım.. önce, uyandığım, nefes aldığım, görebildiğim, duyabildiğim, dokunabildiğim ve en önemlisi yüreğimin sevgiyle çarptığını hissettiğim için, tanrıma teşekkür ettim.. sonra da, yürekten inanarak listemi okumaya başladım:

  1. İnsanca ve insan onuruna yakışır bir hayat yaşamak için, yılmadan mücadele vereceğim.
  2. hiç kimsenin, beni “kendim” olmaktan vazgeçirmesine izin vermeyeceğim.
  3. kendimden başka kimseyi değiştirmeye çalışmayacağım
  4. endişelenmeyeceğim, öfkelenmneyeceğim, korkmayacağım.
  5. canlı ve cansız var olan her şeye, var edenden dolayı saygı göstereceğim
  6. geçmişimi unutmadan, geleceğe umutla bakacağım; ama mutluluğun “an” da yaşandığını aklımda tutacağım.
  7. her hatamın beni biraz daha büyüttüğünü bildiğim için, hata yapmaktan korkmayacaım..
  8. benim sevmediğim Yüksel’i başkalarının da sevmeyeceğini düşünerek, kendime özen göstereceğim ve seveceğim..
  9. yapmayı beceremediğim şeylerin, yapabileceklerimi engellemesine asla izin vermeyeceğim
  10. sevginin Büyük iskender’in kılıcından daha keskin olduğunu, tüm düğümleri çözüp, en paslı kilitleri bile açabileceğini aklımdan çıkarmayacağım..
  11. önemli kararlar alırken, düşünmek için kendime 24 saat zaman tanıyacağım..
  12. hiç bir şey için geç olmadığına, dünyayı hayal gücünün döndürdüğüne, tüm kirletilmişliğine rağmen, piramidin en üst noktasında sevgi ve aşkın durduğuna inanmaya devam edeceğim.
  13. yaş almaya, evet; yaşamaya, evet; yaşlanmaya, hayır diyeceğim..

evet dostlarım, önümüzdeki 16 Mayıs’a kadar bu listede belirlediğim gibi bir Yüksel olmaya çalışacağım.. şimdi madem 50 yaşında yazdığın bir liste bu, kaç senedir okuyorsun? dediğinizi duyar gibiyim.. ona da izin verirseniz, Aziz Nesin’in bir dörtlüğü ile yanıt vereyim..

Bilirsiniz sözümde hep durmuşumdur, duracağım
Sevgilime sözverdim ben, yirmi yıl yaşayacağım
Düşmanlarım sevinmesin yirmi yıl sonra yok diye
Belli değil yirmi yıla ne zaman başlayacağım.

Yüksel Erdoğru

Marmaris, 16.05.2008

KADIN VE ERKEK

Yüzyıllardan beri erkekler, nasıl bir dünya düzeni tahayyül etmişlerse, kendi ölçülerine ve değer yargılarına göre hayata geçirmişlerdir.. dünyada ne üretilmişse erkek düşüncesi ve beyni ile üretildiğini söylemek abartı olmaz.. karşı cinsin rekabetsizliği nedeniyle, güç ilişkilerini, “kadın”ın ne olduğunu, nasıl olması ve nasıl davranması gerektiğini, özgürlüklerinin sınırlarını, görevlerini, haklarını, din ve ahlak kurallarını. vb. hep “erkek” ler belirlemiş ve kendi işine gelen dünya düzeninin sürekliliğini sağlamaya çalışmıştır..

kadınlar erkeğin vazgeçilmezleridir.. olmazsa olmazlarıdır.. yokluklarında ikame, yine bir kadındır.. yaptıkları tüm çalışmalar, mücadeleler, tüm keşif ve icatlar, hep onların rahat ve huzuru içindir.. uğrunda savaştıklarıdır.. gücünü, kuvvetini, erkekliğini ispatladığı obje, neslinin devamının tarlasıdır.. bu yüzden, istediği dünyayı oluşturmak için, kadını bir kumaş gibi, ölçmüş, biçmiş, şekillendirmiş ve öncelikle de, kadın işleri ve erkek işleri gibi bir ayırım yapmıştır.. böylece, kadın ve erkek rollerinin içeriğini istedikleri gibi doldurmuşlardır.. erkeğin belirlediği bu dünyada, kadının rolü, evinde oturan, dışarıda çalışmayan, iyi bir eş, iyi bir anne, iyi bir ev kadını, yatakta iyi bir sevgili olmak ve elinin hamuru ile erkeğin işine karışmamaktır..

çocuklar kişiliklerini belirleyen ilk temel eğitimlerini 0-7 yaş arası ailelerinden ve sosyal çevrelerinden alırlar.. kızına pembe, oğluna mavi patik hazırlayan bir anne adayının, çocuklarını da erkek egemenlerin koyduğu kurallardaki rol dağılımına göre yetiştirmesi kaçınılmazdır.. kızına saçlarını taraması için oyuncak bebek, yemek yapması için, oyuncak tencere, tava, kepçe, dikiş dikmesi için iğne-iplik, kumaş parçaları, renkli yün yumakları vermesi de onu rolüne hazırlama alıştırmalarıdır.. eline tabanca verilmeden (en azından su tabancası) misketsiz, oyuncak arabasız, topsuz, kurşun askersiz büyütülen erkek çocuğu yok gibidir.. kadın tohumunun toprağını sularken içine bol miktarda vernel (yumuşatıcı)koymayı seçen anneler, iş erkek çocuğuna gelince, o suyun içine olabildiğince çok kola (sertleştirici) koymayı tercih ederler.. çünkü o erkektir.. kadın gibi gülmemeli, canı yandığında ağlamamalı, acımak, hassas olmak gibi değersiz duygular yerine, cesaret, dayanıklılık, katılık, hatta duygusuzluk gibi üstün özelliklere sahip olmalıdır..

böyle bir koşullanma ile yetiştirilen kadınlar, en geç on-ondört yaşına kadar, kendisi için bir erkek seçip, bütün işileri yaptıracağı, sorumluluğu üzerlerinden atacağı bir gelecek tasarlamış olur.. zaten aile de çoktan, kızlarının asıl sahibinin gelip almasını beklemektedir.. tabiiki günümüz koşullarında bu süre daha uzundur.. aileler, özellikle anneler tarafından kızların yüksek okullarda okumaları, çeşitli diplomalar almaları, hem ellerinin ekmek tutması, hem de diplomalı bir kızın, erkeklerin gözündeki piyasa değerinin (daha iyi bir koca bulacağının) daha yüksek olacağı düşüncesi ile teşvik edilmekte, okumaya zorlanmaktadırlar.. bütün bunlara rağmen, kadınların hala ve daha seçme özgürlüğü vardır.. yani, bağımsız bir yaşamla, aptalca, asalakça, şımarıkça bir yaşam arasında seçim yapıp, ninelerinin, annelerinin yolundan gidebilirler.. ne yazıkki, günümüzde bile sonuncuyu seçmeyen kadınların sayısı çok azdır.. erkeklerin ise böyle bir şansı “yok” denilecek kadar azdır.. çünkü kendine biçilmiş rolü oynayan her erkek, aynı zamanda başka insanların (karısının, çocuklarının, kendi ailesindeki kadınların ve hatta karısının ailesindeki fertlerin) geçimini karşılama, en azından katkıda bulunma sorumluluğu da olan kişi durumundadır..

tabii ki tüm kadınları aynı kefeye koymak haksızlık olur.. her devirde sesini duyurmaya çalışan,
farklı düşünen, kafası çalışan, üretime katılmak isteyen kadınlar olmuştur.. ama onların önündeki ilk engel de din kuralları olmuştur.. çünkü din (ne acıdır ki, günümüzde bile) günah demiştir kadının sokağa çıkmasına ve dışarıda çalışmasına.. (peygamberler ve peygamberlik, farklı yerlerde de hep sorguladığım ve ikna edici yanıt bulamadığım bir konudur.. Kuran-ı Kerim’de tüm peygamberlere inanmamızın farz olduğu yazılı(ymış).. her şeyi yoktan var eden yüce Allah, insanlığa doğru yolu göstermesi için, binlerce peygamber gönderirken, neden hiç kadınlardan peygamber göndermemiştir? Allah kendi yarattığı kullar arasında (ki, doğuşta kadın ve erkeğin aynı zeka potansiyeli ile doğduğu, cinsler arasında temel bir fark olmadığı bir gerçek olarak kabul edilir) “saçı uzun aklı kısa , bunlardan peygamber olmaz, erkeklerden peygamber göndereyim” gibi bir ayırımcılık yapması mümkün değildir (en azından benim inandığım Allah’ın kesinlikle böyle bir çiftestandardı yoktur) bu olsa-olsa, erkek egemenlerin düşlerindeki dünya düzenini olabildiğince uzatmak için, sırtlarını peygamberlere dayama formülüdür.. hala ve günümüzde bile, “Devlet ü Din zamanı bayanların hanımefendilikleri zamanıdır” deyip, o günün kadınlarının özlemi ile “ahh” çekmeleri boşuna değildir.. -tabii ki bu, ayrı bir tartışma konusudur- kadının dışarıdaki dünyada söz sahibi olmasını yasaklamıştır.. keza, ahlak da, erkeğin verdiği rolden saptığı anda, kadını ayıplamış ve ahlaksızlıkla yargılamıştır..

neredeyse içinde bulunduğumuz yüzyıla kadar, kadınlar, mücadele etme yerine, kendilerine verilen rolü oynamayı seçmişlerdir.. zamanla rolleri gerçek kimlikleri haline dönüşmüş, doğru sandıkları yanlışları nesilden nesile aktarmışlardır.. neticede kolaycılığı seçen, üretmeyen, düşünmeyen, sorgulamayan insanlar haline gelmişlerdir..hatta bu durum, pekçok kadının işine bile gelmiştir.. çünkü zihinsel kapasitelerini kullanmadan da, yaşamlarını sürdürmeleri, istediklerini elde etmeleri ve hatta mutlu olmalarının bile mümkün olduğunu görüp,rollerinin gereğini yapmaya karar vermişlerdir… karar vermek, (kabul etmek) bir anlamda beynin o konuda düşünmesini ve gelişmesini de durdurmak demektir.. bunun neticesi olarak yüzyıllarca fizik, kimya, matematik hep erkek işi olarak kabul görmüş, resim, müzik, şiir ve roman gibi edebiyat dallarında da erkeklerin hakimiyeti sürmüştür.. tıp, mimari ve astronomi alanındaki ilerlemelerde, kadının adı yok denilecek kadar azdır.. tekerleğin icadından tutun da, kadının gereksinimi olan sabun, çengelli iğne, dikiş makinasını, bulaşık makinası, ütü, mikrodalga fırın, düdüklü tencere ve daha yüzlerce keşif ve icatların altında hep erkek imzası vardır..

tüm bu saptamalardan yola çıkarak,

  1. eğer kadınlar gerçekten erkeklerin baskısından rahatsız olsalardı, onlardan nefret edip uzaklaşmazlarmıydı?
  2. erkeğin zihinsel üstünlüğü karşısında utansalardı, durumu değiştirmek için çaba göstermeleri gerekmezmiydi?
  3. kendilerini gerçekten erkeklere bağımlı, ellerini kelepçeli, ayaklarını parangalı hissetseler, özgür bir yaşam için her yolu deneyerek çoktan zincirlerini parçalamış olmazlarmıydı?
  4. kadın haklarını, kadınlardan çok, erkeklere karşı erkeklerin savunduğunun farkında olup, bu mücadelede daha katılımcı olmaları gerekmezmiydi?

sorgulamalarına rağmen, içinde bulunduğumuz yüzyılda kadının üretim alanında da, kamusal alanda da yerini almaya çalıştığı bir gerçektir.. kadının sosyal hayatın içinde olması ve üretime katılması ile, dünyadaki her şey, siyaset, ekonomi, insan ilişkileri, örf ve adetler, değer yargıları, daha insancıl ve daha yaşanabilir bir dünyaya dönüşeceği kuşku götürmez bir gerçektr..

kadın ve erkekle ilgili B.Boutros Ghali’nin saptamalarını, okumamış olanlar için bir kez daha yinelemekte ve hatırlatmakta fayda görüyorum..

  1. zayıfmış gibi davranmaktan yorulan her güçlü kadına karşılık, güçlüymüş gibi davranmaktan yorulmuş zayıf bir erkek vardır.
  2. Aptal taklidi yapmaktan sıkılmış her kadına karşı, aklın sesi gibi davranmak zorunda olmaktan sıkılmış bir erkek vardır.
  3. Duygusal diye etiketlenmekten bıkmış her kadına karşı, ağlama ve hassas olma hakkı elinden alınmış bir erkek vardır.
  4. Dişiliği sorgulanan her kadın sporcuya karşı, erkekliğini kanıtlayabilmek için rekabet etmek zorunda bırakılmış bir erkek vardır.
  5. Bir seks objesi olarak görülmekten bunalmış her kadına karşı, cinsel performansından kaygı duyan bir erkek vardır.
  6. insanca bir gelire sahip olamayan her kadına karşı, bir başka insanın geçimini karşılama sorumluluğunu yüklenmiş bir erkek vardır.
  7. Araba tamirinin inceliklerini bilmeyen her kadına karşı, yumurta haşlamasını bile bilmeyen bir erkek vardır.
  8. Özgürlüğüne adım atan her kadına karşı, hürriyete giden yolu yeniden keşfeden bir erkek vardır.
  9. İnsan ırkı iki kanatlı bir kuştur. Bir kanadı kadınlar, diğer kanadı da erkeklerdir. Her iki kanat da eşit düzeyde gelişmedikçe insan ırkı uçamayacaktır.. Kadının davası şimdi, her zamankinden de daha fazla, insanlığın davasıdır..

yazımı, yaşam felsefemle örtüşen, Düş Hekimim, sevgili Dr.Yalçın Ergin’nin satırlarıyla noktalıyorum..

aslında tüm yaşam
olması istendiği gibi değil;
olmasını istediğimiz gibi olmalıdır.
bunun bedeli ağır olabilir
ama hiç bir bedel
başkasının yaşamını yaşamaktan
daha ağır değildir..

Yüksel Erdoğru

Marmaris, Mart 2008

MAYIS

Kış bitti

Tüm kışlıkları kaldırdım

Dökülen yaşlarımı da

ama

Bahar çocuğuyum diye mi ne?

Nisan damlıyor yanağımdan

Mayıs’ı sımsıkı tutuyorum avucumda

Desire

BİR DEMET MUSIKİ

M. Kamil Dürüst

17 Mayıs 2008 Cumartesi günü, Marmaris Belediyesi Huzurevi Salonunda Bir Demet Musıki şöleni yapıldı. güfte ve besteleri M.Kamil Dürüst beye ait eserleri, Dicle Derman, Özlem Turhan, Ufuk Emek ve Zeynepe Soyer seslendirdiler.

Eşi ile huzurevinde yaşamını sürdüren M.Kamil Dürüst’ün Huzurevi binasında kendi adını taşıyan ve halka açık bir kütüphanesi de var.. kitapların yanı sıra, bu kütüphanede 10 bin musiki notası da bulunmaktadır.

YAŞAMAYI SEÇMEK

Yıllar önce, 80 yıl yaşayacağımı var sayıp, iki cam kavanoz almış ve birinin üzerine “yaşadığım” diğerine ise “yaşayacağım” yıllar diye yazıp, rengârenk 80 tane de misket almıştım. Her misket, bir yıllık ömrümü temsil ettiği için, yaşadığım yıl sayısına göre misketleri kavanozlara bölüştürmüştüm. Daha sonraki yıllarda, her yılbaşı bir misketi yaşayacağım kavanozundan alıp, yaşadım kavanozuna aktarmayı alışkanlık haline getirmiştim. Şimdi düşünüyorum da, “yaşayacağım” misketlerin yavaş-yavaş azalması, hiç karamsarlığa, hayattan kopmama neden olmuyordu. Tam tersine, yaşamın ne kadar değerli olduğunu, hayallerimi ötelemememi, uzun yaşamak adına zevk aldığım şeylerden vazgeçmemem gerektiği uyarısı yapıyordu. Hayatın coşkuyla yaşanması gerektiğini, kaç yılbaşını, kaç bayramı, kaç mevsimi, kaç hafta sonunu vb. daha sevdiklerimle yaşayacağımı, onlara daha ne kadar dokunabileceğimi, mal-mülk hırsıyla ya da ego doyurmak adına yaşamı ıskalamamı hatırlatıyordu.

“18–24 Mart Yaşlılara Saygı Haftası” nedeniyle, İhsan Mermerci Parkı’na ağaç dikeceğimiz söylendiğinde çocuklar gibi sevinmiştim. Sonuçta benim de “dikili bir ağacım olacaktı! Sonra birden renkli şekerler gibi duran misketlere kaydı gözüm. Yılbaşı değildi ama birden saymak geldi içimden. Çok olan yaşanmışları bırakıp, azalan yaşanacakları saydım. 20 misketim kalmış. Upuzun yaşanacak bir 20 yıl; ya da göz açıp-kapatıncaya kadar geçecek bir 20 yılı avuçlarıma sığdırabilmiştim. Üstelik sağ kalınacağı varsayılan ve yarın bitmeyeceğini kimsenin garanti edemeyeceği 20 yıldı avuçlarımdakiler.

İnsanların yaşam dönemlerini, doğa ile benzeştirirsek, ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış olarak 4 bölüme ayırmamız mümkündür. Ne var ki, doğa 4 mevsimi 365 gün içinde tamamlayıp, sonsuz kere tekrarlarken, insanlar bu dört mevsimi, 15–20 yıllık devreler halinde yaşamayı seçerler genelde.

İlkbahar, insan yaşamında en kısa en çabuk geçen dönemdir. En güzel ama en sancılı dönem. Toprağın tohuma, tohumun suya, suyun güneşe kavuştuğu vuslat. Deli kan akmaya başlamıştır bir kez, durdurulamaz. Toprak ana gebedir, erik ve çağla ağaçları çoktan çiçeğe durmuştur. Doğada bir yeşerme çabası, papatyalar, gelincikler tarlaları, katırtırnakları yamaçları süslemiştir. Baharı yaşarken anlayamaz insan “baharını” yaşadığını. Göz açıp-kapayıncaya kadar geçer ve her dem özlemle yâd edilir. İnsan, bir anda yakıcı yazın içinde buluverir kendini.

“Yaş 35 ömrün yarısı eder” dese de şair, yaz daha uzun bir mevsimdir. Hem üretme, hem hasat dönemidir bir bakıma. Okullar bitmiş, meslekler seçilmiş, yaşanası aşklar, unutulası aşklar yaşanmış, yuvalar yıkılmış, yuvalar kurulmuştur. Alın teriyle kazananları, çoluk-çocuğun istikbal derdi, geçim sıkıntısı, insanca yaşayabilme standardını sağlayabilme çabası, yaz güneşinden daha çok yakar, terletir, bunaltır. İnsanların kendilerinden çok, başkalarının mutluluğu için çalışıp didindiği dönemdir ömrün yazı. Bir yılın yorgunluğunu 15 günlük yorucu tatillerle gidermeye çalışan nice insanlar vardır. Yorgun bedenler güneşin doğuşuna hasret, günbatımına özlemlidir. Kuş cıvıltıları ile uyanmayı, bir tepeden mehtabı seyretmeyi, sabah serinliğinde bir gülü koklayıp, yapraklarındaki çiye dokunmayı ilerideki günlere ötelerler çaresiz.

Yapraklar yeşilden sarıya dönerken, çocuklar da kendi yuvalarına doğru kanat çırpmaya başlar. Aynalara “yalancısın” denilen, “bu aklar, bu çizgiler benim değil” denilen, yaşların 40 ile 50, gönüllerin 18 yaşında olduğu bir ara mevsimde bulur insan kendini. Hani şu pastırma yazı denilen; yaz yorgunu yüreğimizin sonbahar sızlanmalarına başlamadan önceki, ilkyaza benzer sahte bahar mevsimi. Olgunluk çağımızda, nüfus kâğıdına aldırmaksızın seven bir âşık gibi çılgınlıklar yaptığımız, yüreğimizin hala eski coşkuyla çiçeklenmesine içten içe sevindiğimiz, ömrümüzün ilkbaharı saydığımız, bitmesini hiç istemediğimiz, yaşama telaşı içinde olduğumuz dönem. Güneşin yalancı olduğunu, masmavi gökyüzünün birazdan gri bulutlarla kapanacağını, o çiçeklerin çabucak yapraklarını dökeceğini bile-bile ve fakat bilmezden gelerek yaşadığımız pastırma yazımız.

“gençliğinizin kıymetini bilin” sözünü, yaşlanmayı değil, ihtiyarlamayı seçenler söylemiş olmalı. Bana göre “sonbaharınızın” kıymetini bilin” olmalı. Yazın sıcak güneşli günlerinin yerini sonbaharın serinliğine terk etmesi, ağaçların sararıp yapraklarını dökmesi bazı insanları melankolik bir depresyona sokar. Oysa içinde bahar olan her şeyde, sevinç, neş’e, heyecan, yaşam enerjisi, hayaller ve idealler de vardır. Velev ki içinde s o n sözcüğü olsa bile.))). çünkü yaşamı sınırlayan tüm kuralları rafa kaldırmak, sosyal maskeleri çıkarmak, “kral çıplak” diyenlere kahkahalarla gülmek, yaşamdan kam almak ve “kendisi” gibi olmak şansına, en çok ömrünün sonbaharında sahiptir insanlar. Neyi niçin yaptığının bilincinde olduğu ve farkındalığının üst sınırında yaşadığı özgürlük dönemdir.

Bir adım gerimde kaldı yaz. İki adım ilerisi ise kış. Pastırma yazının sıcaklığı hala tenimi yakıyor. Yaza dönüş yok biliyorum; ne gam? Harika bir sonbahar var önümde. Ve ben bu mevsimde de dolu-dolu, aşk ile sevgi ve coşku ile yaşamayı seçiyorum.

Üstelik artık bir dikli ağacım da var.

Marmaris, 20 Mart 2008

 

 

      

AYKIRI DÜŞÜNCELERİ BOŞALTMAK

Gerçekten kadınlar yüz yıllardan beri kendilerini erkeklerin baskısı altında hissetseydi, onlardan korkup nefret etmeleri gerekmezmiydi?

Erkeğin zihinsel üstünlüğü karşısında utansalardı, durumu değiştirmek için her çareye baş vurmaları gerekmezmiydi?

Öncelikle kadınların, bağımsız bir yaşamla, aptalca, şımarıkça, asalakça bir yaşam arasında tercih yapma şansları vardır.  erkeklerin ise, böyle bir seçim yapma şansı yok denilecek kadar azdır.  çünkü dünyadaki erkeklerin yaşamdaki hedefi (istisnalar hariç) birbirine olabildiğince benze ve erkekler, özgür olmamaktan alınan haz ilkesine göre yaşarlar.

Erkek ve  kadın aynı zeka potansiyeliyle doğarlar.  yani cinsler arasında zeka açısından temel bir fark olmadığı kesin bir gerçek olarak kabul edilebilir..ve çalışmayan, geliştirilmeyen her potansiyelin de sonuçta işlevini yitirmesi  kaçınılmazdır.. kadınlar zihinsel kapasitelerini bilerek ve isteyerek kullanmazlar ve işlevsizleşmesine isteyerek göz yumarlar.. bunun nedeni ise, en basit ifade ile ihtiyaç duymamalarıdır.. çünkü yaşamlarını sürdürebilmeleri için zihinsel kapasiteleri vazgeçilmez değildir.. teorik olarak güzel bir kadın, bir maymundan daha az bir zekaya ihtiyaç duyar ve buna karşılık kimse onu topluma uymayan bir yaratık olarak değerlendirmez..
ne iş yaparsa yapsın, (avukat, muhasebeci, doktor, otobüs şoförü, politikacı ya da idareci) yaşamının her anını, öleceği güne dek, sömürmek için inşa edilmiş bir sistemin küçük bir dişlisi olarak devam ettirir..   hayatı boyunca hep aynı oyunu oynamaya mahkum edilmiş bir çocuk gibidir.. bunun nedeni, belli bir alanda yeteneği olduğunu keşfettiğinde veya  keşfedildiği anda, o konuda uzmanlaşmaya çalışır veya arkasından itilir..  daha sonra, bu alanda çalıarak daha çok para kazanabileceği için, sonsuza kadar aynı işi yapmaya zorlanır..

yaşam biçimini, yani işini değiştiren bir erkek, güvenilmez olarak değerlendirilir..b bunu birkaç kere yaptığı zaman da, toplum dışına itilir ve yalnız kalır.. erkek için toplum demek, bir anlamda kadın demektir.. ve toplum tarafından reddedilme korkusu ile, mutlaka çalışmak, üretmek ve para kazanmak zorundadır.. çocukluğunda kavanoz içindeki renkli balıkları izlemekten hoşlanan bir doktorun,yaşamının tamamanı mide bulandırıcı oluşumları açarak ve insan dışkılarını parmaklayıp inceleyerek geçirmesini kaç doktor samimi ve dürüstçe “insanlığa hizmet için” diyebilir? okul çağlarında kalemi kuvvetli veya hitabeti kuvvetli diye alkışlanan çocuk, meslek olarak yazarlığı veya politikacı olmayı seçtiğinde veya itildiğinde,sürekli laf ebeliği yapmaktan hoşlandığı için mi işi devam ettirmektedir?  bunun için ödediği bedel gerçekten de yüksek değilmidir? bunlar erkeklerin değişmez hedef ve arzuralır değildir; bunu yapmaya yönlendirilmişlerdir. çalışacaktır ki para kazansın. para kazanma becerisi azalan bir erkek başarısız görülür.  gerçekten de her şeyini (sevgilisini, ailesini, evini, yaşamdaki amaçlarını) kaybetme tehlikesi ile karşıkarşıyadır.. aslında para kazanma becerisini kaybeden bir erkeğin, otomatikman  yüklerinden de kurtulduğu ve bu mutlu sondan memnunluk duyması gerektiği düşünülebilir.. ama, yukarıda da belirttiğim gibi, erkeğin en son istediği şey özgürlüktür..

şu yadsınmayacak bir  gerçektir ki, en yoksul erkekler, en çirkin kadınlar tarafından sömürülmektedir.. çünkü erkekler kadında sadece dış görünüşü farketmektedirler.. bunun sonucu olarak da, kendi sınıfındaki daha çekici olan kadınlar, her zaman daha çok kazanan erkekler tarafından burularının dibinden çekilip alınmaktadır.. bu da tarihin garip bir cilvesi olsa gerek..

yaklaşık olarak en geç 12 yaşına kadar kadınların çoğu kendileri için bir erkek seçip bütün işi onun yapmasını sağlamaktan oluşan bir gelecek tasarlamış olurlar..  bu işlevlerine karşılık olarak kadınlar da erkeğin belli zamanlarda vajinalarını kullanmasına göz yummaya hazırdırlar.. bir kadın buna karar verdiği anda, beynini geliştirmekten vazgeçer.. elbette çeşitli dereceler ve diplomalar alabilir.. bunlar onun erkeklerin gözünde piyasa değerini artırır.. çünkü erkekler, bir şeyleri ezbere bilen bir kadının, ayrıca erkekleri de tanıyıp anlayabileceğine inanırlar.. ama, cinsler arasındaki iletişim olasılığı da işte bu noktada ortadan kalkar ve yollar sonsuza kadar ayrılır..

8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olması nedeniyle yaklaşık bir hafta-on gün kadar, yazılı ve görsel basında ateşli konuşmalar yapılacaktır.. Konferanslar, seminerler, paneller düzenlenecek, hepsinde de:

*  Dünyada ve ülkemizde kadınlara uygulanan şiddetin en yaygın suç olduğu ve en az cezalandırıldığı,

*  Kadınların fuhuşa zorlandığı veya satıldığı,

*  En az 3 kadından birinin, dövülmüş, cinsel ilişkiye zorlanmış, veya hayatı boyunca, bölge, kültür, etnik köken, eğitim, sınıf ve din.. vb. nedenlerle suistimal edildiği,

*  Sistematik tecavüzlerin, dünyadaki birçok çatışmalarda bir terör silahı olarak kullanıldığı,

*  Kadının çalışma hayatındaki rolü ve katılımının fazlalaştırılması, kadının söz sahibi olmadığı bir toplumun çağdaş ve arzu edilen bir gelişmişlik düzeyine yükselemeyeceği söylemlerde bulunulacaktır..

Üstelik bu konularda da, “kadınlarımız, siz bizim herşeyimizsiniz” diye söze başlayanların çoğu da erkekler olacaktır.

Dünya kadınların, erkeklerle eşit haklara sahip olabilme mücadelesinin başlangıcına gidebilmek için  1850 li yıllara  kadar geriye gitmek gerekir..  yıllarca farklı ülkelerde, aynı amaçlı münferit çabaların yaygınlaşması sonucu, 1977 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda 8 Mart’ın “Kadın Hakları ve Dünya Barış Günü” olarak kabulü ile resmiyet kazanmıştır.